9 Ekim 2013 Çarşamba

Çocuklar

Bir şiir bu kadar mı güzel ve anlamlı olur. Olur işte. Kayda almak, arada dönüp dönüp okumak için ;

Çocuklar

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Halil Cibran

8 Ekim 2013 Salı

Evde BAKTERİLER en çok nerede gezer?

Bizim ev haftada 1-2 defa temizlikçi tarafından (o da gelirse) defa temizleniyor. Yani temizlik derken tozlar alınıyor, yerler süpürülüp arap sabunuyla siliniyor. Banyo mutfak için yeni yeni çamaşır suyu kullanır olduk ve bu kısımları arada ben de temizliyorum, neredeyse günde 2 kere. Ama yine de evim çok temiz, bal dök yala diyemem ve yere düşen şeylerin ağıza atılmasına mümkün mertebe izin vermem. Mümkün mertebe diyorum çünkü "atma onu ağzına" diyince inadına midesine gönderen bir Cimcime'nin annesiyim. Bizim hijyen ürünlerimiz çok kuvvetli değil. Sirke ve limonla ne kadar bakteri haklayabilirim bilmiyorum? Ayrıca evde kedi var. Kendisi başlı başına bir mikrop kaynağı. Her türlü aşısı olsa da döktüğü tüyler bazen evin içinde ıssız Teksas sokaklarında ordan oraya uçan çalı topları gibi uçuşuyor. Bu yüzden rastladığım evdeki bakteriler hakkındaki yazı çok dikkatimi çekti. 


Dediğim gibi hijyen ürünlerinde kısıtlı bir kullanımımız var. Antibakteriyel deterjanlar kullanmıyorum. Aslında bu ürünler zararlı bakterilerin yanı sıra bir sürü yararlı bakteriyi de yok ediyor. Çocuğumu çok steril bir ortamda yetiştirmek de istemiyorum. Görece geniş bir bakteri yelpazesiyle tanışmasının yararlı olduğunu düşünüyorum. Bir nevi kirlenmek güzeldir. 

Hain ve pis bakteriler

Tuvaleti sürekli temizlesek de Cimcime'ye okuldan eve gelince, yemeklerden önce, tuvaletten sonra yani sık sık ellerini yıkaması gerektiğini öğretmeyi tercih ediyoruz. Sonuçta tuvalete dışarıda da gidecek, okulda da yemek yiyecek, falan filan. Bu tip alışkanlıkları küçük yaşlarda vermek gerektiğine inanıyorum. Hem bu yaşlarda oyun oynar gibi hissedip daha istekli davranıyorlar.  

Okuduğum araştırmadan çıkan sonuçlar hayli ilginç. Evin bakterileri hiç beklenmedik bir yerde saklı! İlk tahminin yerler veya tuvalet kapağının altı ise yanılıyorsun. Evin en çok bakteri barındıran yeri BUZDOLABI. Yaaaa, hiç beklemezdiniz değil mi?Santimetrekaresinde 11,4 milyon bakteri barındırıyormuş. Ve bizde buzdolabı ayda bir hatta bazen 2 ayda bir temizlenir. Gitti mi bütün emekler. Yok daha dur. Sıkılmış olarak bırakılan ve mililitresinde 4 milyon bakteri barındıran mutfak süngeri daha tehlikeli (Sıkılmamış olan ise tam bir felaket sanırım). Çünkü bu bakterilerin arasında 2.500 tanesi ishala neden oluyormuş. Buzdolabındakilerin arasında bunlardan yok.  Üçüncü sırada mutfağın yeri geliyor. Santimetrekaresinde 10.000 bakteri barındıran mutfak yeri herhalde sıkça silindiği için o kadar temiz. Farkettiyseniz tuvalet ilk üçe giremedi. Mutfak yeri kadar sıkça temizlenmemesine rağmen tuvalet santimetrekaresinde sadece 100 bakteri bulunduruyor.

Bu yazıdakilere paralel bir belgesel seyretmiştim. Orada da tuvaletin içinin, tuvaletin yerinden daha temiz olduğu ortaya çıkmıştı. Hadi canım demiştim ve koskoca National Geographic'e inanmamıştım. Ama bu yazıyı okuyunca, özellikle sünger konusunda çok tedirgin oldum. Sürgerleri kuru tutup sık sık değiştireceğim. Buzdolabı da haftada bir temizlenecek bundan sonra. Tuvaletlere de daha az ilgi göstererek dengeleyeceğiz artık bu durumu.

Bu arada Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre mutfak süngeri ve temizlik bezleri mikrodalgada iki dakika ısıtmak bakterilerin %99’unu öldürmek için yeterliymiş. 4 dakika ise kalan %1’i de öbür dünyaya yolluyormuş. Ne kadar doğru bilemem ama denemekten ne zarar gelir ki?


Herkese mikropsuz ve hastalıksız günler dilerim. 

3 Ekim 2013 Perşembe

Sıçan Dişi :))))


Her şey bir yemek sitesindeki tarifte "soğanları sıçan dişi doğruyoruz" satırlarını okumamla başladı. "O ne beee" diyerek hemen yanımdaki arkadaşıma danıştım. Kendisi gülmekten katılırken bir yandan da Google Amca'ya tabiri yazdık. Ve inanmayacaksınız ama gerçekten de böyle bir doğrama şekli varmış. Bu tabiri uyduran neresinden uydurdu onu çok merak ettim. Yemekle sıçan hiç olmuş mu? Öte yanda küçücük sıçanın küçücük dişini nerede ve nasıl gördün de bir büyüklük ölçüsü olarak kullanırsın ey yurdum aşçısı? 

Bu arada küp küp (annemin tabiriyle kübilk kübik) dışında bir yığın doğrama boyutu ve şekli varmış. Ben bir de jülyeni biliyorum ki ona da annem çok kalın rendelemişsin der. 

Buyurun size envai çeşit doğrama şekli ;


1) Mire poix (Mir-pua)
Mire poix hem lezzet verici bir karışım, hem de iri parçalar halinde bir doğrama usulüdür. Parçaların tamamı muntazam küp veya küpe yakın eşit ölçülere sahip olmalıdır. 3-4 tanesi bir yemek kaşığına sığacak büyüklükte olmalıdır. Soğan, kereviz, kereviz kabukları, pırasa ve defne yaprağından oluşan gruba bu isim verilir. Temel soslarda, çorbalarda, patates garnitürlerinde, et yemeklerinde, çeşitli sebzelerin etlerin ve kök sebzelerin doğranma şeklidir. Çeşitli baharatlar (mercan, kök, kekik) doğranır. Çeşitli sosların ön hazırlığında kullanılır. Braise usulü hazırlanan yiyeceklerin (önce az yağda kızartılıp sonra demi glace sosta pişirilen yemekler) ön hazırlıklarında kullanılır. Mire poix kullanıldığı yerlere göre iki şekilde hazırlanır. (Bu doğrama şekli, aynı zamanda kuşbaşı olarak da bilinir.)



a)Beyaz mire poix:
Mirepoix sebzelerin beyaz kısımları kullanılarak hazırlanır. Kullanıldığı yerler; berrak çorbalarda, beyaz soslarda, beyaz etten hazırlanan yemeklerde ve su ürünlerinden hazırlanan yemeklerin hazırlama sularında kullanılır.

b)Normal mire poix:
Mirepoix sebzelerin kabuk ve yeşil kısımlarının da kullanılmasıyla hazırlanır. Kullanıldığı yerler; kahverengi fondlarda kullanılır.

2) Macedonie (Makedon, Macedon) doğrama:
Mirepoix doğramanın küçüğüdür. Ezilen süzülen çorbalar ve soslarda kullanılır. Jardin doğrama şeklinin daha iri doğranmış halidir. Bir yemek kaşığına 8-10 tane gelecek şekildedir. Yerine göre çiğ ve pişmiş etlerin doğranmasında kullanılır. Bunun dışında; çeşitli et ve sebze yemeklerinin hazırlanmasında kullanılır.

3) Julienne doğrama:
Yarım veya bir bıçak sırtı kalınlığında, yaklaşık 3-4 cm uzunluğunda, ince çubuklar halinde ve aynı kalınlık ve boylarda doğrama şeklidir. Her tür çeşit sebzelerde kullanılan bu doğrama şeklinde; önce eşit ince plakalar kesilir. Soğanın piyaz şeklinde doğranması jülyen doğrama şeklindedir. Bu kesimde sebzelerin hepsi eşit kalınlıkta olmalıdır.
Kullanıldığı yerler: çorbalarda, soğuk ordövr tabaklarının süslemelerinde, et yemeklerinin yanında, sebze garnitürlerinde ve salatalarda.


4) Brunoise (brunoaz) (toplu iğne başı):
En küçük doğrama şeklidir. Sıçan dişi de denir. Bütün parçaların aynı büyüklükte olmasına dikkat edilir. Bunu sağlamak için sebzeler önce julienne şeklinde doğranır, daha sonra brunoise şekline getirilir. Consomelerde, et yemeklerinin yanında sebze garnitürlerinde ve salatalarda kullanılır. Toplu iğne başı büyüklüğünde en küçük doğrama şeklidir. Bütün parçaların aynı büyüklükte olması önemlidir. Çeşitli çorbaların ön hazırlığında, süslemelerde ve garnitür olarak kullanılır.


5) Dice (Days) veya Peysone (Peyzan) :
1 cm 2 yüzeyinde ve bıçak sırtı kalınlığında doğrama şeklidir. Çeşitli yöresel çorbaların, garnitürlerin ve yemeklerin hazırlanmasında ve salataların ön hazırlığında kullanılır.

6) Matignan :
Peyzan doğrama şeklinin gelişigüzel doğranmış halidir. Çabuk pişmesi istenen yemeklerde sebzeler ve etler bu şekilde doğranır.



7) Botamets Sticks (Batanet Stik) :
Yarım santimetrekare kesitinde 4-5 cm uzunluğunda kare prizmalar şeklinde doğrama şeklidir. Hazır patates kızartmaları bu şekildedir. Kereviz, kırmızı pancar, havuç, patates uygun sebzelerdir. Süsleme içinde kullanılır.

8) Vichy (Vişi) (halka) :
Peyzan doğrama şeklinden daha geniş. Yuvarlak ve bıçak sırtı kalınlığında halkalar şeklinde doğrama şeklidir. Havuç, kabak, salata bu şekilde doğranabilir. Kullanıldığı yerler; ince havuç, kabak, salatalık gibi sebzelerden yapılan salatalarda, garnitürlerde, süslemelerde kullanılır. Bazen de, garnitür ile aynı ismi alır. Örneğin; carrotes vichy gibi.

9) Jordiniere (Jardin) :
Burnuaz doğrama şeklinin biraz daha iri doğranmış halidir. İri burnuazda denilebilir. Bu usul çeşitli et ve sebze yemeklerine isim verir. Bu doğrama şekli, çeşitli et ve sebze yemeklerinde kullanılır.

10) Paysanne (veya dice)
Bu doğrama yöntemi iki isimlidir. Bıçak sırtı kalınlığında, 1 cm2 yüzeyinde doğrama usulüdür. Bütün parçaların aynı büyüklükte olmasına dikkat edilir. Tüm sebzeler bu yöntemle doğranabilir. Kullanıldığı yerler; consomeler garnitür olarak kullanılan sebzeler ve salatalardır.

11) Batonnnet (batonet) (parmak)
1/2 veya 1 cm2 kesidinde, yaklaşık 4-5 cm uzunluğunda, kare prizma şeklindeki doğrama usulüdür Havuç, patates, kereviz gibi sebzelerden yapılan garnitürlerin doğranmasında kullanılır.

12) Bouget Garnie (Buket Garni) veya Herb Bouget (Hörbs buket) :
Özel koku ve lezzeti olan çeşitli sebzelerin ve otların belirli ölçülerde bir araya getirilip bağlanması ile elde edilir. Kereviz sapı, defne yaprağı gibi sebzelerin bağlanmasıyla et suları hazırlanırken ya da soslar hazırlanırken; yine turşularda, çeşitli yemeklerde ve bazı soslar için hazırlanan fontların (tanesiz beyaz çorba) yapılmasında kullanılır.

Yada alacaksın bir Nicer Dicer bakacaksın keyfine :) 
Kaynak: http://www.cerezforum.com/diyet-mutfak/50706-sebze-dograma-sekilleri.html#ixzz2gZCkCIbH

2 Ekim 2013 Çarşamba

Normal Nedir?

Bazı sözcükler berbattır. Dilimize dolanır. Büyük bir rahatlıkla kullanırız onları, konuşurken. Anlamı kayar, içi dışına çıkar ve bazen de korkunç bir durumun en sıradan ifadesine dönüşür. Bunlardan biri, belki de en başta geleni “normal” sözcüğüdür.

Örneğin bir diktatörün kendisini demokrasi meleği ilan etmesi anormal bir durumdur. Fakat anormal bir şeyi sık sık tekrar edersek, dinleyenler ve hatta dinlemek zorunda kalanlar için bile o anormal, şey normal bir şeye dönüşür. 

“Normal” sözcüğü, en barışçıl günümüzde bile ötekini belirlemek için şuursuzca ateşlediğimiz işaret fişeğidir. “Ay şunun saçına bak, normal insan kalmadı valla,” demekten hiç çekinmeyiz mesela. “Anormal” derken, son hecedeki “a” sesini kalın okuyarak aslında var olmayan bir ses benzeşmesinden gülmece üretme girişimiyle sözde eleştirimize hakaret katmak ve neşeli bir görünüm kazandırmak da kolaydır bizim için. En nihayetinde işaret ettiğimiz “öteki” bizden biri değildir. Zaten öteki olan bizden değildir ki, dualarla boğazlanabilir ya da bir otelde yakılabilir ya da diğer ötekilerle birlikte katledilip bir çukura atılabilir. Normal olan biz olduğumuza göre, ötekinin kapısına boyayla çarpı işareti yapar gibi kullandığımız “anormal” sözcüğünü çeşitleyebiliriz de. Mesela sokak ağzıyla, “Ne bakıyon lan, değişik!” diyebiliriz. Bu çeşitlemede bir anlam kayması, bir kavram bozukluğu yoktur zira değişik olan bizden değildir ve biz normalizdir, o halde değişik anormaldir ki bu da ötekinin ta kendisidir; katli vaciptir. 

Gündelik yaşamımızı belirleyen kişisel çapımızın içinde bile böyle fırtınalar koparan bir sözcüğün dünya çapındaki durumu nedir sizce? Bu sorunun yanıtı boyumuzu aşar, daha sorarken biliyorum bunu. Sözü, dünya çapında normalin ne olduğuna bakan Wolfgang Korn’a, onun “Normal Nedir?” adlı kitabına bırakıyorum. 


Alt başlığı, “Neden bütün insanlar hem aynı hem farklıdır?” olan “Normal Nedir?”, kısa bir kullanma kılavuzuyla başlıyor. Kılavuz, el sıkarak selamlaşmak örneğinden yola çıkarak çeşitliliğe, çeşitliliğin insanoğlunun sahip olduğu en büyük zenginliklerden biri olduğuna işaret ediyor ve etnologların neden “normal” kavramını kullanmadıklarını açıklıyor. 

Einstein, zamanın göreceli olduğunu söylerken neyi kast etmişti tam olarak anlamış değilim. Acaba Brezilyalı öğrencilerin hiçbir suçluluk duygusuna kapılmadan derslere geç gelebilmelerini mi kast ediyordu? Belki de Einstein, Meksikalıların “Meksika saati, İngiliz saati” ayrımına işaret ediyordur. Zamanın göreceliliğinden söz ettiğine göre, Alman dakikliğini kast ediyor olamaz, değil mi? 

Hediyelerle aranız nasıl? Mesela Japonlar gibi yılda ortalama üç yüz kez armağan vermeye ve almaya yüreğiniz dayanır mı? Yoksa hediye verilmesi gereken beli başlı günler gelip çattığında, “Kime ne hediye alsam?” diye gerilir misiniz? 

Peki ya poliandri, siyah dişler, sağı solu olmayan insanlar, cenaze şenlikleri, çikolata kaplı çekirgeler? Normal bildiklerimizi çıkarıp atsak mı, ne dersiniz? 

“Normal Nedir?”, birçok bölümden oluşuyor. Her bölümün bir başlığı, bir de alt başlığı var. Okumaya istediğiniz bölümden başlayabilirsiniz. 

“Normal” kadar sık el değiştiren bir sözcük daha yoktur. Aslında basitçe, “Kurala uygun, kurallı” demek olan bu altı harfli sözcük, kaynağını bireyin ifadelerinde bularak çoğunluğun ezici baskısına dönüşebiliyor. Birey, kendini belirlenmiş normalin kalıbına dökmek zorunda hissedebiliyor. Çocuklarımızın büyümeleri biraz da herkes gibi olmaları demek değil midir zaten? Yetişkin ağzıyla ifade edecek olursak, çocuğun “çocukça şeyler” yapmasına neden olan özgürlüğün, merakın, serbest eylem halinin denetim altına alınması yani çocuğun yaratıcı gücünün, kendisi olabilme yetisinin iğdiş edilmesi değil midir büyümek? Ergenlik krizi dediğimiz şey, kabaca, içine itilip kakıldığımız ya da girmeye çalıştığımız kalıpla yaşadığımız uyum sorunu değil midir? Fazlalıklarımız törpülendikçe, köşelerimizin sivriliği azalıp da kalıbın içine sığar hale geldikçe “normal” olmuş olmaz mıyız? Yoksa normal demek, kişinin, bir topluluğa uymak için kendisinden, kendisi olma bilgisinden vazgeçmesi mi demek? Eğer öyleyse, “öteki” geriye kalan herkestir. Sizce de korkunç değil mi? 

Wolfgang Korn için de geriye kalan herkesin “öteki” olması korkunç olmalı ki, kitabının son bölümünü bütün insanlarda ortak olan “evrensel” şeylerin listesine ayırmış. Korn, kitabının son paragrafında şöyle demiş: “Araştırmacılar sonunda şu saptamada bulundular: İnsanların çoğu şeyi ortaktır. Dünyada ne kadar çok ve farklı kültür olursa olsun, ne yapılıyorsa çoğu ortaktır. Ama nasıl yapıldığı konusunda insanlar ve kültürleri önemli ölçüde ayrılır.” 

Gençler için hazırlanmış bu kitap hepimizin ufkunu açabilecek güce sahip. Hatta siz okuyup da seçerseniz, bazı bölümleri daha küçük yaştaki çocuklarla da paylaşabilirsiniz. Ötekinin normalleriyle tanışmak, zihni, yüreği açık her insana iyi gelir. İnsan farklılıkların zenginlik olduğunu, “normal” diye diye yüreğini katılaştırmaktan başka şey yapmadığını ne kadar erken fark etse o kadar iyidir.

Tanıtım çok hoşuma gitti ve Bir Dolap Kitap'tan aldım. Kitabı da hemen alıp okumayı düşünüyorum. Çok merak ettim.  

1 Ekim 2013 Salı

Amman Dikkat !!! Havuç Çok Masum Olmayabilir...

Hiç bir katkı maddesi kullanmadan muhafaza işlemini gerçekleştirmek için ısıtarak vakum yaratmanın (yani benim hemen hemen tüm gıdalara uyguladığım saklama yönteminin), havuçlu gıdalarda kanserojen bir maddenin ciddi oranda üretilmesine neden olunduğunu bugün XLarge Aile'den öğrendim. Kanserojen olarak bilinen maddenin adı benzol. Üstelik benzol'ün çok ufak miktarının bile kansere neden olabildiği kanıtlanmış. 

Benzol gıdalara eklenmiyor ama iki şekilde gıdalarda rastlanabiliyor. Havuçlu gıdaların ısıtılmasında kendiliğinden oluşuyor. Isıtma işlemi kapalı ortamda yani gıda kavanoz veya şişedeyken yapılıyorsa oluşan benzol uçamıyor ve soğurken gıdaya yerleşiyor. Ki bu havuç püreleri, havuç reçeli ve havuç suyu için yaygın bir muhafaza işlemidir. Çünkü ısıtırken hem bakteriler öldürülüyor hem de bir vakuum yaratılıyor. Aynı tehlike bazı içeceklerde koruyucu madde olarak eklenen natriyumbenzoat için de geçerlidir. O da kendiliğinden benzol üretmeye başlıyor. 

Üretici firmalar, tehlikenin boyutunun farkında olmalarına rağmen önemsiz olarak geçiştirmeye çalışıyorlarmış. Hele natriyumbenzoat miktarı Almanya'da bile ancak içme suyu için belirlenmiş, tüm diğer içecekler için yasal bir sınırlanması henüz yokmuş. Yani, hepimize afiyet olsun...


Haberin orjinali için http://m.focus.de/gesundheit/ernaehrung/krebsgefahr-labor-findet-giftiges-benzol-in-saeften-und-babybrei_aid_1102022.html?fbc=fb-fanpage-gesundheit&utm_content=1379328215294100